MAKALELER
Fotografın Tarihsel Dönüsümü
Photoshopmagazin - Mart 2006 - Sayı 7 İllüstrasyonlar: Murat Akçiçek
Sevgili okuyucular, derginin bana ayrılan sütunlarında, bu sayıdan itibaren görüntülerin en belirgin örneği olan fotoğraflar başta olmak üzere, fotoğrafın kuramsal boyutunu, felsefi ve düşünsel açılımlarını ve güncel gelişmeleri gözardı etmeden doğru ve etkili fotoğrafların nasıl oluşturulacağı konusundaki deneyimlerimi ve bilgilerimi sizlerle paylaşmak arzusundayım. Zaman zaman başarılı fotoğrafların estetik ölçütlerini mercek altına alarak, görüntüler konusunda nitelikli bir seçme ve ayıklama yapmanın ipuçlarını da sizlerle paylaşmak istiyorum. Kanımca fotoğraf dilinin iyi anlaşılmaması, teknik ve estetik yeteneklerinin doğru kavranmaması, fotoğraf programlarının başarısız şekilde kullanılmasına da yol açmaktadır. Bu da çok yerde dile getirdiğim “fotoğraf çekmeden, hazır fotoğraflardan fotoğraf yapan yeni bir fotoğrafçı” tipi yarattığı görüşümü doğrulamaktadır. Doğrusunu söylemek gerekirse, yazı yazma isteğim, fotoğrafı sadece tabiat karşısında bir görünümü kayıt etmek olarak değil, aksine bir fikrin tasarımı olarak gören gözlere duyduğum gereksinmeden kaynaklanmaktadır. Elbette Photoshop dergisinin görüntü teknolojileriyle olan dirsek temasının ve eğitsel sorumluluğunun da bunda büyük rolünün olduğunu söylemeden geçemiyeceğim. Neyse konumuza dönelim!

Hyeres, 1932- Henri Cartier-Bresson
Günlük hayatımızı yoğun ve yaygın biçimde işgal eden imgeler ile bu imgelerin bütünlüğünü oluşturan fotoğrafların başdöndürücü hızla gelişen bilgisayar olanaklarıyla buluşması, deyim yerindeyse denetimsiz bir “görüntü imparatorluğu”nun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Öyle ki, görüntülerin 150 yılı aşan süreçte belleklerimize kazınan ve “gerçekliğin bir referansı” olarak kabul gören geleneksel rolü, bugün artık bu konumundan iyice ayrışmaya başlamıştır. Fotoğraf, düşlerle şekillenen, gerçekdışı tasarımlarla boyut kazanan ve inandırıcılığımızı şüphecilikle harmanlayan yeni bir misyona kapı aralamıştır. İnsanlar, süreç içinde fotoğrafın gerçek gibi görülmesine, gerçeğin de fotoğraf görüntüleriyle pekiştirilmesine o denli alıştırılmıştır ki, bilgisayar programları sayesinde değişime uğratılmış fotoğrafları da, bu alışkanlığın bir sonucu olarak gerçek gibi kabul etmeyi sürdürmektedir. Oysa köprüler altından çok sular akmıştır. Fotoğraf görüntüsü, tarihsel süreç içinde en büyük değişimini geçmişin kimyasal uygulamalardan koparak, elektronik çağın başlıca simgesi haline gelmekle sağlamıştır. Bu gerçekler ışığında baktığımızda, fotoğrafın varlık nedeni yeniden tartışma konusu olmaya başlamıştır. Aslında onun gerçeklikle kurduğu doğrudan ilişkinin sarsılan temelleri üzerinde yaratılan güncel bu tartışmalar, gündemimizi işgal etmekle kalmamış, fotoğrafın yeni misyonunu ve işlevini gözden geçirerek değerlendirmemize de olanak sağlamıştır.
Ortaya çıkış hedefi “gerçeği resmetmek” olan fotoğraf, kendi tarihsel sürecinde gerçeğe dokunarak zamanı anlaşılır bir olgu haline getirmekle kalmamış, ışığın büyülü dilini, tarihin görsel kayıtlarını ve aynı zamanda yaygın bir anı denizi yaratarak insanların bireysel gerçekliğine de ayna tutmuştur. Fotoğrafın görünen herşeyi anlattığı görüşü yaygın kabul görse de, aslında fotoğraflar bize hiçbir şeyi göstermez. Fakat gerçekten alıntılar yaparak, onlara öykünerek ve nesnelerin temsilini gerçekleştirerek kaçınılmaz bir dil olmayı başarabilmiştir. Yani gerçeği nesnelere indirgeyerek, gerçeklikleri inandırıcılığımızın pekişmesine gerekçe yapmıştır.

Robert Doisneau-La Poule au Gibier-1943
Bugün geleneksel fotoğrafın görme yeteneklerimizi geliştirdiğini ve hayatı tekrarlayarak çoğaltmadaki belirgin rolünün ayırdında olduğumuzu çok fazla farkedemiyoruz. Ya da fotoğrafın, 150 yılın görsel kayıtlarını sadece fotoğraf olarak sergilemediğini, bunları bir bakıma ajitatif bildiriler halinde ve politik bir misyon yüklenerek ortaya koyduğunu da... Bunun başlıca nedeni, fotoğrafın yaygınlığına başat biçimde düşünsel ve felsefi boyutlarının geliştirilmemiş olmasındandır. Fotoğraf, “orada bulunmanın” önemini ve değerini hayatımıza öyle perçinlemiştir ki, fotoğrafçı gerçekle aramızda kurulan mesafeyi ve sanat yoluyla sahip olduğumuz deneyimleri “şok fotoğraflar”la ortaya koyarken, bir yandan da bizi fotoğrafları anlamanın ve kavramanın sorumluluğundan da uzaklaştırmıştır.
Her fotoğrafın, fotoğrafçının iktidarını tesis ettiğini unutmamak gerekir. Fotoğrafın, onun gerçekle olan yakınlığının, seçiminin ve kararlaştırmasının görsel bir sonucu olduğunu da... Hiçbir amacı bulunmasa da, özü itibarıyla fotoğrafçı daima bize bir öykü anlatır. Görünenlerden tasarımlar yapar, gerekli gördüklerini seçip ayıklar ve fikirleriyle buluşan bir sonucu ortaya koyar. Bizi yüzeyler üzerinde oluşturduğu görsel öykülerin izleyicisi yapar. Sergilediği görüntüye izleyiciyi de dahil ederek, aslında zaman zaman yalan söyleyen görsel bu gerçekliğe ortak eder. İzleyenleri, soruları ve yanıtları kendinde saklı bulunan suretlerle tanıştırır. Kayıt altına aldığı yüzleri “ötekileştirir”. Görüntüler yardımıyla kendi yargılarını ve kesinleştirdiklerini dikkatimize sunarak muhalif bir tavır takınır.
150 yılın tüm fotoğraflarını, bir boyutuyla, insanlık tarihiyle hesaplaşmamıza gerekçe sağlamak amacıyla çekilmiş görüntüler olarak görebiliriz. Ya da bu büyük görsel materyali, görüntüler karşısındaki sınırsız açlığımızı doyurmak için çektiklerini de varsayabiliriz. Aslında fotoğraf, görselliği sosyalleştirerek insanlık tarihinin eleştirisine bir zemin hazırlamakla kalmamış, aynı zamanda ortak değerlerimizi, etkin ve yaygın biçimde kayıt altına alarak eşsiz bir bellek oluşturmuştur. Unutulmaması gereken başka bir gerçek daha var: Fotoğraf, herşeyden önce bir tanıklığın ve karşılaşmanın ürünüdür ve varlığını bu karşılaşmayla duyurur.
Fotoğrafın bir dil, hem de güçlü bir iletişim dili olduğu açıktır. Bugün gerçekliğin doğrudan resmedilmesi artık fotoğrafçıyı tatmin etmemektedir. Bu nedenle fotoğrafçı, görünen gerçeği kendi düşleriyle buluşan yeni bir boyutta ifade etmekten kaçınmıyor. Bunu da teknolojinin fotoğrafa yaptığı katkılar sayesinde gerçekleştiriyor.
Yousuf Karsh-Pablo Picasso
Çağdaş fotoğrafçı artık gerçeği dönüştüren, değiştiren en önemlisi de yok sayan bir hayal denizine kapı aralamıştır. Gerçeklik peşindeki fotoğrafçı profili, yerini imge yaratmanın derdine düşen fotoğrafçıya terketmiştir. Fotoğrafın sanat dili başlıbaşına amaç haline gelmiş, bu da fotoğrafçının nesnel gerçeklik üzerinde büyük bir hakimiyet tesis etmesine yol açmıştır. Fotoğraf sanatı gerçekle bağlarını zayıflatarak gerçeküstücü bir serüveni geçerli bir değer haline getirmiştir.
Sonuç ne olursa olsun, fotoğraf gerçeği, daima göreceli bir gerçekliktir. Öte yandan fotoğraf, fotoğrafçının yeteneklerini bütünleyen bir yaratıcılığı sergilediği için, her fotoğraf her zaman başarılı bir
sonucu ortaya koyamaz. Kamerayla flört eden fotoğrafçının, kamera üzerinde bir üstünlük sağlaması, bu nedenle her zaman olası değildir.
Görsel belleğimizi zenginleştiren yüzmilyarlarca fotoğrafın çok büyük bir bölümünün, kişisel anı’lardan oluşan bir okyanus yarattığı açıktır. Bireylerin bir bakıma “özel tarih”ini oluşturan bu birikimin, süreç içinde bilgisayar ortamında ve onun yardımıyla nasıl bir biçim kazanacağını bugünden söylemek çok uygun görünmüyor.
Okuyucuya not: 17 Şubat’ta açılan Ten Öyküleri adlı fotoğraf sanatı sergim, MACART Sanat Gallerisi’nde 13 Mart 2006 tarihine kadar açık kalacak. Adres: Mim Kemal Öke cad. Lal Apt. No: 23/3 Nişantaşı İstanbul
Fotolar: http://www.robertkleingallery.com
------------------------------------------
Fotografın Bilgisayarla Flörtü
Photoshopmagazin - Nisan 2006 - Sayı 8
Modern çağın fotoğrafın keşfiyle başladığı ne kadar gerçekse, postmodern çağın da fotoğrafla son bulacağı varsayımı o oranda mümkün görünüyor. Fotoğraf günümüzde tüm sanatları biçimsel bağlamda ele geçirerek, heykelden resme, karikatürden baskı resmine, performanslardan happeninglere değin her alanda sanat yapıtlarının bir parçası haline gelmiştir. Bu da aklımıza şu sorunun takılmasına yol açıyor. Acaba sanatçı yüz yıl boyunca soyutlamalarla ortaya koyduğu gerçeklikten kaçışa fotoğrafla geri mi dönüyor? Yoksa nesnel olanın doğrudan yansıtılması yeniden önem kazanmaya mı başlıyor? Aslında fotoğrafın resim sanatının kulvarını değiştirdiğini biliyorduk. Fakat bu değişimin günümüzde sadece resimle sınırlı kalmadığını da görüyoruz. Fotoğraf; tiyatroya, showlara ve sahne sanatlarına da etkin şekilde müdahale ederek, tüm sanatlar üzerinde yeni bir egemenlik anlayışının varlığını ortaya koyuyor.

Başdöndürücü biçimde gelişenin fotoğraf mı yoksa bilgisayar mı olduğu sorusu aynı zamanda iç içe geçmiş farklı bir durumu dikkatlerimize sunuyor. Gelişen bilgisayar programları, fotoğraf görüntülerini iletişim ve biçim özelliklerine kavuştururken, fotoğraf geleneksel tekniklerini terk ederek kullanımı ve işlevleriyle teknolojiyi kutsayan bir role soyunmuştur. Fotoğrafın sanat ile zenaat sınırları öyle bulanıklaşmıştır ki, bilgisayarlar yardımıyla neredeyse hiç kötü fotoğrafın çekilmediği bir döneme giriyoruz. Kameralar, hareketli ve durağan görüntüleri aynı anda, aynı gerçeklikle ve olanca doğallığıyla kaydederken, görüntü üretimini yetkin gözlerden devralarak herkesin başarabileceği bir sosyal alan haline getirmiştir. Teknoloji, sanatçı ile zenaatçı arasındaki yetenek farklarını asgariye indirgeyerek, fotoğrafı sanat alanından zenaat alanına taşımaktadır. Öte yandan dünyanın en büyük fotoğraf ajansları ve görüntü bankalarının büyük tekeller tarafından satın alınması sonucu, fotoğraf tarihinin devasa birikimi, yüksek bir alım değerine kavuşturularak belli ellerde toplanmaya başlamıştır. Tekeller bir taraftan görüntü üretimini sıradanlaştıracak adımlar atarken, öte yandan müzayedelerde fotoğraf satışlarını yüksek alım noktasına çıkarmanın gayreti içine girmişlerdir. Durum böyle olunca, gelişen bilgisayarların fotoğrafın geleceğini nasıl etkileyeceği sorusu daha fazla kafa karıştıracağa benziyor. O zaman da fotoğrafı yaygınlaştırmada tekellerin neden bu kadar çok hevesli göründükleri dikkatlerimizden kaçmıyor. Görünen odur ki fotoğraf, hem tüketim materyali olarak, hem de evrensel gözaltını oluşturmada bir araç olarak etkin ve iştah kabartan bir alan haline gelmektedir.
Kuşkusuz görüntülerin sosyal olduğu oranda psikolojik boyutları da mevcuttur. Fotoğrafı yaygınlaştıran nedenlerin başında psikolojik bu eylemliliğin ve yaratıcılık dürtüsünün etkin şekilde rol aldığı açık. Hayatı anlamlı kılan an’ların değerine ve bunların görsel kaydına duyulan gereksinme konusunda, her bireyin fotoğrafçı kadar istekli olduğu anlaşılır bir şey. Bu da fotoğrafın çekilmesini tetikleyen nedenlerin en başında geliyor. Digital makinaların hayatımıza karışması, ardından hayatımızın digitalleşme tehlikesine kapı aralayacaktır. Gerçeğin sanallaşması, sanal ile gerçek olanın birbirine karışmasını kaçınılmaz kılıyor. Digital yaygınlaşma, gerçek ile sanal arasında sıkışan insanın inandırıcılık duygularının silikleşmesine, onu sadece alımlayan bir birey konumuna getirmeye başlamıştır. Digital kameralar ve yardımcı araçlar, sanıldığı gibi sadece görüntülerin çekilmesine yaramıyorlar, aynı zamanda yazı, resim, illüstrasyon ve kurgulanmış imajları da yedeğine alarak bir enformasyon illüzyonu yaratıyorlar. Uygarlığın yazılı ve görsel tüm verilerinin sanal dünyaya taşınması, işlevlerinin kat be kat etkili kılınması sonucunu doğuruyor. Yazı fotoğrafları, fotoğraf nesnelliği tartışılır kurguları, kurgular da kesinleştirilmiş imajları inandırıcılığımızla devşiriyor.
Günümüzde bilgisayarlar, bilgiyi evrenselleştirmede olağanüstü yeteneklerle donatılmıştır. Bunu da, fotoğrafı bu sürecin odağına oturtmakla başarmıştır. Bilgi ve görüntü akışı sınırsız şekilde çoğalırken, sömürü çarkları da aynı oranda dönmeye başlamıştır. Sanal dünyada varolmak için başvurulan araç ve gereçlerin maddi tutarını birey ölçeğinde göz önüne aldığımızda, sömürünün sosyalleşen görüntüler ile bilgiyi tüketiciye ne denli pahalıya ulaştırdığı açıkça görülecektir. Bilgisayarların hayatımızı büyük oranda kolaylaştırdığı bir gerçek. Fotoğrafın, hızlı ve kolay yoldan elde edilmesi de anlaşılır bir durum. Fakat, yüceltilen teknolojinin derin içsel boşluklar yarattığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Sanal dünyanın gerçeğin yerini alması; Savaştan barışa, örgütlenmeden emek-sermaye ilişkilerine, küçük mutluluklardan, insanların büyük hedeflerine kadar her alanda bireylerin yaşamsal etkinliği üzerinde bir egemenlik kurduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Aslında sanal dünyanın yücelttiği şeyler, postmodernitenin hedefleri ile örtüşüyor. Sanal dünya, her şeyi tüketim materyali haline getiren bir ortamdır. Bu dünyaya taşınmış hiçbir şeyin özel atmosferi ve duygusal çekiciliği bulunmaz. Bilgisayarların yarattığı dünyanın gerçek dünyaya ait duygusal ve nesnel temelleri yok ettiği bir sır değildir. Öte yandan, gerçeğin yerini fotoğrafların devraldığı bir ortamda, fotoğrafın tüm zamanların en etkin gücü haline gelmesini, bir bakıma fotoğrafın kendi çıkmazı olarak görebiliriz. Çünkü 150 yıl boyunca fotoğrafların yücelttiği doğrudan insanın kendisidir. Ancak, onları kendi gerçeğinden koparmada başrole soyunması ve egemenlik alanı genişledikçe bireylerin ve mahremiyetlerinin didiklenmesine zemin hazırlaması, fotoğrafın evrensel bir gözlem yolu olarak hak ettiği seviyenin üstüne çıkacağına işaret etmektedir.
Bilgisayar programları sayesinde fotoğraf seçiciliği, görüntü sıradanlığı ile yer değiştirmiştir. Öyle ki, fotoğraf artık en az fotoğrafçılar tarafından çekilmeye başlanmıştır. Her ne kadar yaratıcılık içgüdüsü fotoğraf kayıt araçları tarafından kışkırtılsa da, temel olarak geleceğin fotoğrafçısının yaratıcı gözlerden ziyade bilgisayar kullananlar arasından çıkacağını varsaymak herhalde yanlış bir saptama olmayacaktır. Çünkü program ağırlıklı bir fotoğraf görüşü yaratıcılığa seslenmez. Aksine, yaratıcılığın yönlendirdiği bilgisayar programları ancak fotoğrafın sınırlarını genişletebilir. Açıktır ki, bilgisayar olanaklarına körü körüne bağlı fotoğraf, fotoğraftan çok bilgisayar oyunlarının görsel sureti olmaktan öteye gidemeyecektir. Çünkü bilgisayar kullanıcılarının yaptığı şey, fotoğrafın gerçekliğine çarçabuk müdahale etmektir. Önlenemez bu dürtü, herkesi fotoğrafçı yapmanın yanı sıra grafiker, illüstratör ve tasarımcı da yapıyor. Fotoğrafın bilgisayarla yaptığı flört, yakın bir gelecekte bilgisayar ortamına taşınan tüm fotoğrafları mevcut durumundan ayrıştırarak, renkli bir görselliğin göz boyayıcı dokümanlarına dönüştürecektir. Çünkü fotoğrafların gerçekliğine ilişkin geleneksel inancın artık köhnemiş ve etkinliliğini yitirmiş olduğuna inanların sayısında büyük artış görülmektedir. Günümüzde fotoğraf ile yeni görüntüler arasındaki belirsiz sınırlar daha da belirginleşmekte, artık çekilen her görüntünün fotoğraf olarak görülmemesi gereği ortaya çıkmaktadır. Çünkü çeşitlenen kayıt araçlarının kaydettiği görüntülerin fotoğraf kabul edilebilmesi için, fotoğrafçının doğrudan müdahalesini görmesi, sanatçıya özgü düşünsel ve estetik bir başarıyı yakalaması gerekir.
Sonuç itibarıyla fotoğraf, bugün bilgisayar ortamının değişken, kaygan ve belirsiz zemininde bir kimlik arayışına girmiştir. Fotoğraf çekme kolaycılığının, sanatsal yaratıcılıkla çatışma içine girmesi sonucunda, bilgisayarla flört eden fotoğrafın yeni bir görsellik biçimini gündemimize taşıyacağı artık gün gibi ortada…
------------------------------------------
Photoshop'un Büyüsü
Photoshopmagazin - Mayıs 2006 - Sayı 9
Fotoğrafik görme, tarihinde ilk kez, 2000’li yıllarda gerçek karşıtı bir konumla tanışmış, başka bir değişle gerçekten ayrışan bir görüntü biçimiyle yüz yüze gelmiştir. Fotoğrafın bilincimize ve daha ileri giderek bilinçaltına taşıdığı gerçek ve bunun görüntüsüyle kurulan bağ, öyle köklü bir alışkanlığa yol açmıştır ki, bugün sanal dünyanın uçuşan görüntüleri karşısında insanların uğradığı şaşkınlık aynı zamanda tuhaf bir kararsızlığa da işaret ediyor. Çünkü, günlük yaşamımızda, görünen dünyayla kurulan ilişki ve gerçekten kaçış aynı oranda hayat bulmaya başlamıştır. Görüneni fotoğraf kimyasına endeksleyen geleneksel görüş, dizginsiz atlar misali hızla yol kat eden sanal gerçeklikle girdiği yarışı kaybetmek üzeredir. Asıl tartışılması gereken, geçmişte bir deneyim olarak egemen olan fotoğrafın manüplasyonlara elverişli yeni tarz görüntüler karşısında, tarihsel bu rolünü ve sorumluluğunu ne oranda koruyabileceği.
Fotoğraf, gelişim süreci boyunca hem inandırıcılığı temsil ederek insanlara bilgi taşıdı hem de düşünce dünyamızın, bilimin ve sosyal olguların gelişmesine öncülük etti. Bu da fotoğrafın sosyal bir varlık ve sanat alanı olarak egemenliğinin pekişmesine yol açtı. Fakat gelinen noktada fotoğrafın geleneksel bu rolünü koruyabildiğini söyleyebilir miyiz? Sıradan insanların dahi dilinden düşürmediği Photoshop ile bu programın, herkesin ayıbını örten kişisel becerilere olanak tanıması, fotoğrafın inandırıcılığı üzerinde şüphe bulutlarının dolaşmasına yol açmaktadır. Elbette Photoshop’un bir günah keçisi yapılmaması gerekir. Başlangıçtan itibaren belli yetenekteki insanların ve hobi gruplarının tekelinde bulunan karanlık odanın büyülü ve gizemli bir ortam haline getirilmesinin, fotoğrafı ileri bir seviyeye taşıdığını varsaymak çok gerçekçi görünmüyor. Bireysel yeteneklerin “aydınlık oda”da hayat bulabilmesi, aslında yaratıcı ruhun hiçbir kayıba uğramadığını ortaya koyuyor. Çünkü halihazırda değişir gibi görünen, fotoğrafın vazgeçilmeyen temel nitelikleri değil, sadece biçimsel özellikleridir. Öte yandan geçmişte birbirini biteviye tekrarlayan benzer görüntülerin yarattığı belli bir monotonluktan söz etmeden geçemeyeceğim. Fotoğraf, sanatsal bir dil olarak asıl bugün arzu ettiği koşullara kavuşmuş görünüyor. Nitekim, geleneksel fotoğrafın sanatsal niteliklerinden ziyade, tematik ve kategorik sıralamalara (nü, portre, doğa, spor vs.) tabi tutulması, bir bakıma onu kendi çıkmazları içine hapsetmiş, bu da fotoğrafın bir dil olarak etkisinin azalmasına yol açmıştır.
Bilgisayar programlarının olanakları ne oranda gelişirse gelişsin, yine de, görünenin bir fikirle uyumunu kurabilmek için–sanatçının kaygısı ne olursa olsun- doğa ile zorunlu ilişki içinde bulunmak gerekir. Dijital görüntüler ile görüntü programları, bu uyumu kat be kat vurgulayan hangi seçenekleri sunarsa sunsun, temel olarak, tüm fotoğraflar görünen dünyaya dayanır. Bugün, yaşamın her kesimine sinen sanallığın kendini iyiden iyiye benimsetmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fotoğraf kullanan bazı kesimlerin Photoshop’un yaratıcı niteliklerinden yararlanmak yerine, onu kendi travmatik gerçekdışılıklarına malzeme yaptıkları açıktır. Ticaret ve endüstri dünyasının gerçekdışı imgelerden ve yalan görüntülerden hoşnut kaldığı, Photoshop kullanımının yaygınlaşmasıyla iyiden iyiye görünmeye başlamıştır. Aslında yararlı olması hedeflenen fotoğraf programlarının tez elden kısırlaştırılması ve hayal deneyiminden yoksun bir takım yeteneklerin elinde ucuz bir pazar malzemesine dönüşmesi, bu olanağın günün birinde kendi karşıtını yaratacağını kaçınılmaz kılıyor. Gerçeği değiştirme düşü, her ne kadar öncellikle fotoğrafçıların başvurduğu bir yol olmuşsa da, aynı zamanda her düzeydeki bilgisayar kullanıcısının belli ölçülerde bir tasarım yetkinliğine kavuştuğunu ve gerçek üzerinde oynamaktan kaçınmadığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Fakat bunun sonucunda gerçekçi bir bakışın mı, yoksa gerçek benzeri bir tasarım çabasının mı önem kazanacağı henüz çok açık görünmüyor.
Fotoğraf, geleneksel yaratıcılık yollarından (resim ve heykel) farklı olarak, görselliği kendi gerçekliğimizle doğrudan çakıştıran bir misyona sahiptir. Sanal gerçekliğin ortaya çıkışı, gerçek dünyanın seçeneklerinin fotoğraf tarafından yeterince değerlendirilmemesinden kaynaklanmaktadır. Aslında gerçeği aşan bir gerçeklik olgusunun fotoğrafın yedeğinde her zaman bulunduğunu, fotoğraf tarihinin ortaya koyduğu örneklerden iyi biliyoruz. Fakat bu çabalar, fotoğrafın yaygın kullanımının toz dumanı arasında çok güdük kalmış ve gereğince anlaşılamamıştır. Sanal gerçeğin evrimi hiçbir zaman gerçekten kopuk olmamıştır. Çünkü, fotoğrafın gerçeği temel aldığı oranda, tasarımsal bakışı da yücelten başka bir yüzü daha bulunur. Öte yandan sanal gerçeği, gerçek karşıtı olarak gösteren anlayışlar karşısında, sanal ortamın gerçeği tahrip edebilecek tasarımlara kapılarını aralık tutmasını, fotoğraftan ziyade fotoğrafçının ve kullanıcıların etik anlayışlarıyla ilişkili bir sorun olarak ele almak gerekir.
Photoshop’un, bugün görsellik alanında yarattığı kolaycılık ve buna duyulan gereksinmenin başlangıcı, sanıldığı gibi bilgisayarın keşfine değil, 1920’li yıllarda ortaya çıkan sanat fotoğrafı anlayışına ve aynı tarihlerde boy gösteren Amerikan tarzı görselliğin yaygınlaşmasına uzanır. Fotoğrafın yüzyıllık dönemine kendi iç dinamikleri çerçevesinden baktığımızda, gerçeğe müdahale etme arzusunun son elli yıldan itibaren fotoğrafçılar arasında önemli oranda kabul gördüğünü ve bu arzunun günümüze kadar adım adım gelişme gösterdiğini açıkça görmek mümkün. Nitekim mekanikten motorluya, elektronikten computer’liye dek görüntünün evrimleşmesine yol açan süreçte, kameralarda baş gösteren teknik gelişmelerin tümü, programlar sayesinde kabuk değiştiren yeni fotoğrafın bu gelişmelerden bağımsız olmadığını ortaya koymaktadır.

Gerçek karşıtlığını tasarlayan ve yaygınlaştıran tek başına
programlar değil, bu programları yaratıcılıktan yoksun kullanan kullanıcılardır. Dijital fotoğraf alanındaki gelişmeler karşısında fotoğrafın, an’sal ve anlatımsal niteliklerinin en açık göstergesi olan ‘zaman’dan koptuğunu söyleyemeyiz, olsa olsa dijital görüntülerin ‘an’ı zamandan ayrıştırdığını göz önüne alabiliriz. Fotoğrafın ruhuna sinmiş olan “gerçek zaman”, yerini sınırları hayal gücüyle beslenmiş olan sonsuz bir uzama terketmiştir. Elbette insanın hayal serüvenini ve bundan kaynaklı gereksinmelerini günün birinde belki Photoshop ve benzeri görüntü programları da karşılayamayacaktır. Ve aslında bu serüvenin ne zaman son bulacağı ve nereye kadar gelişeceği de meçhuldür. Bugün yaşayan görüntülerde, geleneksel fotoğrafa özgü ‘an’ın dondurulması”ndan ziyade, “an’ın belirsizliği” gündeme gelmiştir. Fotoğrafın en dikkate değer dinamiklerinden biri olan ‘gerçek mekan’, yerini tasarımsal, belirsiz ve imgelerle donatılmış ‘hayali mekan’lara terketmiştir. Fotoğrafın bu dönüşümünde Photoshop’un seçenekler sunan kullanımının büyük payı bulunmaktadır. Digital kamera arkasındaki gözlemcinin çektiği fotoğraflara artık saniyelerle ulaşması, her ne kadar yaratma büyüsünü kesintiye uğratsa da, sonuç itibarıyla görüntüler, çağımızın sembolü olan hız ve dönüşümü belirgin bir özellik olarak öne çıkarmaya başlamıştır. Öte yandan fotoğrafın çekildikten sonra yeniden kadrajlanmasına karşı olan eski ustaların muhalefetine rağmen, görüntüler tümüyle ve her koşulda artık “aydınlık oda”da işlemlere tabi tutulmaktadır.
Photoshop’un büyüsü, fotoğraf ve fotoğrafçılar üzerinde etkili olmayı sürdürüyor. Fotoğrafçının bu programın yeteneklerine kavuşması ile birlikte, doğrudan gerçeği hedeflemese de, kamera ve programların desteğinde gerçeklik fikrini güçlendirecek olanaklar yaratabileceğini söylemek mümkün. Öte yandan fotoğrafçı da doğrudan görmekle yetinmeyerek, düşüncelerini görünür hale getirecek yeni becerilere kavuşmaya başlamıştır. Photoshop’u iyi ile kötü fotoğrafın, yaratıcı bakışla kaba kolajın, parıldayan fikirle kısır ve zevksiz görüntünün ayrışmasına yol açan bir sorumluluk bilincine ve kullanıma taşırsak, kanımca, bu hem yaratıcı fotoğrafın, hem de düşüncenin gelişmesini kaçınılmaz kılacaktır.
------------------------------------------
Fotografın Anlam Sorunu
Photoshopmagazin - Haziran 2006 - Sayı 10
Görüntülerin anlam serüveni mağara dönemine değin uzanır. Anlamanın ve algılamanın en kestirme yolu olan görme aracılığı ile insanoğlu; tarih boyunca bilgilenme, öğrenme ve davranış sergileme olanağına kavuşurken, aynı zamanda edindiği birikimleri biz torunlarına aktarmaktan da vazgeçmemiştir. Sanat eserlerinin varoluş nedeni, onların bir dil olmasını sağlayan özel birtakım anlam değerlerine sahip bulunmasıdır. Sanatın dili dolaysızdır, paylaşımcı, katılımcı ve öğretici niteliklerle bezelidir. Bu bakımdan yapıtların öncelikli hedefi, insanları ve onların dünyasını oluşturan iç tepkilere yanıt verebilmesidir. Bizi sanat yapıtıyla buluşturan, yapıtın inandırıcı özelliklere sahip olduğu bağımsız bir ifade barındırma yeterliliğidir. Rönesans dönemi resim sanatı, görsel inandırıcılığı öyle boyutlara taşımıştır ki, papalığın ve kiliselerin herkesten daha fazla sanatın koruyuculuğuna soyunması boşuna değildir. Görüntü gerçekliğinin bugün temsil sanatlarının arkaik dönemindeki amaçlarına dönüş yapması gerçekten ziyade, mitoloji, din ve söylenceleri temel alması, bu amacı benimseyenlerin haksız olmadıklarını göstermektedir. Bunu sağlayan da gelişen teknoloji ve çok boyutlu görüntü programları desteğidir.

Fotoğraf çağı gerçeklik çağıdır. Ve aynı zamanda nesnel dünyanın enine boyuna deşifre edildiği, bilimsel çalışmaların görüntülerden hak ettiği biçimde yararlandığı bir süreçtir. Günümüzde yoğun olarak tartışılan fotoğraf nesnelliği ile nesnel olanın fotoğrafik görüntüsü modern çağın dayandığı temel ölçütler olarak birbirleriyle bir çatışma içine girmişlerdir. Modern çağ, insan ile onun gerçekliği arasında kurduğu mesafeyi tarihin tüm çağlarından da fazla önemseyerek; barışı, demokrasiyi, çevreyi, ırkçılığı, evrenselliği ve yaratıcılığı en üst seviyeye taşımıştır. Fotoğraf, anlamı anlatım diline inandırıcı biçimde yakınlaştıran bir alandır. Öyle ki görüntü nesnelliği ile gören göz arasındaki bağı kavramak için fazla yetkin olmaya gerek yoktur. Çünkü her fotoğraf başlıbaşına bir gerçekliği ve özerk anlamını birarada barındırır. Gerçekliği fotoğrafik dilde çekici kılan da, anlamın gerçeklikten bağımsız bir nitelik kazanabilmesidir. Fotoğrafta görsel anlamı insanların jest ve mimikleri ile nesnelerin çekici özellikleri güçlendirebilir. Öte yandan ışığın forma kazandırdığı özgün nitelikler ve elbette bakışların davetkar karşılıklar bulmasını da gözden uzak tutmamak gerekir.
Fotoğraf, görsel bir etkinlik olarak çerçevede bütünlüklü görünmeyen, kesintili ve tecrit edilmiş anlamları önemsediği için hareketli görüntülerden (sinema) büyük oranda ayrışır. Anlamını bilinçaltının olay ve olgularıyla buluşturarak bir bakıma sürreal bir etkilenmeye bizi taşımayı ilke edinir. Fotoğraf geçici nitelikler gösteren zamanın geçiciliğine engeller koyduğu için, görsel göstergelerden ziyade zamanın anlamını ön plana çıkarır. Yani, zaman denilen sonsuzluğu, anlam kategorileriyle buluşturarak, bizi onun gizemli boşluklarına hapseder. Bugün teknolojiye büyük oranda teslim olan fotoğraf, teknoloji sayesinde var olmakla beraber, onun anlam değerleri ile buluşmaya daha istekli görünmektedir. Her fotoğraf başlıbaşına bir etkinliktir. Ve görüntü çerçevesi bize kendinden sorumlu bir içerik sunar. Fotoğraflar yaşanmış olanın birer prototipi hatta protezidir. Görmeye yardımcı olduğu için fotoğrafların anlamı, gösterilenlerle anlatılanların kesişme noktasında ortaya çıkar. Bu bakımdan; şok, gizem, sürpriz ve şaşırtmaca ögeleri fotoğraflarda daima büyük rağbet görmektedir. Fotoğraf neleri içerirse içersin, sonuç itibarıyla bize insani ilişkiler düzenini ve hayatı anlatır. Aslında anlamın anlatılanlarla olan organik ilişkisi her zaman çekici sonuçlar ortaya koymaz. Bu da fotoğrafçının konusuyla olan bağlarının güçlü kurulmadığını gösterir. Bir görüntünün anlamı, dışsal göstergeler üzerine inşa edilen iç tepkilerden oluşmuştur. Sanal dünya, iç tepkileri biçimlendirecek görsel çeşitliliği büyük oranda kolaylaştırmıştır. Ve bugün kendi görüntüsünü inandırıcı kılacak program çeşitleri sunarak, görsel anlatımı bir anlamla taçlandırmayı başarabilmiştir. Görüntülerin çözümlemesini yaptığımızda yaratılmış an’ların mı yoksa gerçeklik temelli imajların mı önem kazandığı bir kafa karışıklığı yaratsa da, bu, bilgisayar ortamının hayal gücümüzün anlam sınırlarını ne denli geliştirdiğini görmemize engel değildir.

Fotoğrafların anlam katmanlarını oluşturan zaman, mekan, ışık, renk ve içerik ögelerinin bilgisayar ortamında büyük oranda müdahaleye uğradığı açıktır. Teknoloji desteği, gerektiği gibi kullanılmasa, fotoğrafta anlamın teknolojikleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Gösterilenler ile algılananların buluştuğu noktada, teknolji tarafından belirlenen anlam değerleri, imgesel biçimlere indirgenmiştir. Bir yapıtın anlamını, teknolojik sloganlara dönüştürmemek gerekir. Bu, birbirine tıpatıp benzeyen, sıkıcı ve klişe görüntüleri, kaçınılmaz bir biçimde çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Sonuç olarak, geleneksel sanatlar mekanik yolla çoğaltılmadığı için, yapıtın gizemi ve atmosferi kendi çerçevesi ile sınırlı tutulmuştur. Oysa mekanik uygulamalar ve günümüzde sanal yolla yapılan çoğaltmalar sonucu bu atmosferin ve anlam çeşitliliğinin sınırları daha genişlemiş görünüyor. Fotoğraflar teknik yolla elde edilmekle birlikte, tekniğe ait şeyler değildir. Onları görsel temsil geleneğinin devamı olarak görmek gerekir. Fotoğrafın izlenebilir nitelikler kazanmasına yol açan şey, bakışın tekniğe egemen olmasıdır. Çünkü bilgisayar programları, fotoğrafın varlık nedeni değil, onu yaygın bir paylaşıma taşımanın araçlarıdır.